Domuzları Beslemek Günah Mı?
Kayseri’nin taş sokakları, hala içinde çok şey barındırıyor. Her adımda bir hatıra, her köşe başında bir anı var. Bir yaz sabahı, güneş daha o kadar yüksek değilken, gözlerim hala uykulu bir şekilde annemin mutfaktan sesini duyduğunda, yaşamımda hiç unutamayacağım bir soruyla karşılaştım: “Domuzları beslemek günah mı?”
Bu soruyu annem sormadı. O, hayatta bu kadar keskin ve kesin sorular sormazdı. Bu soru, kaybettiğim bir insandan, kaybettiğim bir dünyadan geliyordu. Evet, ne garip bir şekilde, yıllar sonra bir domuzun ardında aslında bir hayatın, bir kültürün, bir duygunun izlerini sürmeye başladım.
Bir Sabahın Başlangıcı: Bir Duygu Yıkımı
O sabah uyandığımda, her şey gibi normaldi. Sabah namazını kılmak için kalktım, annem yine aynı şekilde kahvaltı hazırlıyordu. Ancak ne zaman evdeki telefon çalmıştı ki, içimde bir tuhaflık oluştu. Telefonda, yıllar sonra tekrar karşılaştığım eski dostum Ahmet vardı.
Ahmet’in sesindeki değişikliği fark etmem uzun sürmedi. Ahmet, bir zamanlar Kayseri’deki eski mahallemizdeki çocukluk arkadaşım. Ama yıllar sonra hayat bizi farklı yönlere sürüklemişti. O, İstanbul’da büyük bir şirkette çalışıyordu. Ben ise Kayseri’de kendi dünyamda, kendi sorunlarımla boğuşuyordum. Her şey farklıydı, ama sesindeki tını, beni bir şekilde geçmişe çekmişti.
Birkaç dakika sonra, Ahmet’in ne demek istediğini net olarak anlayabildim. O, yıllardır yavaş yavaş hayata yön vermeye çalışırken, bir şekilde bir “günah”la yüzleşmişti. Ve bu, sadece onun için değil, bizim için de önemli bir meseleydi. Çünkü bu sorunun, dini ve kültürel yönleri vardı.
Ahmet’in İstanbul’a taşınmasından sonra, ailesiyle bağları yavaşça kopmuştu. O günden sonra, domuzlar, ona pek çok şeyin ötesinde, büyük bir sorun haline gelmişti. İstanbul’a yerleştiği dönemde, ilk kez bir çiftlik kurmuştu ve bu çiftlikte domuz yetiştirmeye başlamıştı.
Ve işte o an, “domuzları beslemek günah mı?” sorusu, yüreğimi parçalamıştı. Bir an, bu soruya cevap bulmaya çalışırken, kafamda binbir düşünce, kaybolan yıllar, özlem ve hüsran vardı. Sadece Ahmet’in sorusuyla değil, aynı zamanda yıllardır bu kültürün içinden gelen, o yapısal ve sert geleneksel dünyayı reddeden hislerle de yüzleşmeye başlamıştım.
Domuz ve Biz: Kültürel Bir Yabancılaşma
Kayseri’de, bir köyde doğmuş ve büyümüş biriyim. Benim için, her şey çok netti. Din, kültür, gelenekler… Bu bizim dünya düzenimizdi ve domuzlar, bu düzenin dışında, hatta tam tersinde bir şeydi. İslam’da domuz eti haramdır. Bu, bizim için kuraldı. Bu kuraldan çıkmak, bir şekilde o bilindik “doğru”yu sorgulamak gibiydi. Ama o sabah, Ahmet’in bir çiftlikte domuz yetiştirmesi, ne kadar zorlayıcı bir soru olsa da, beni bir şekilde içsel bir sorgulamaya itti.
İlk başta, Ahmet’in yanlış bir şey yapmadığını düşündüm. Sonuçta, o da kendi yolunu bulmaya çalışıyordu. Ama sonra içimden bir ses, bu sorunun cevabının çok daha derinlerde olduğunu fısıldamaya başladı. “Domuzları beslemek günah mı?” sorusu, sanki tüm bildiklerimi sorgulayan bir ok gibiydi.
Ve işte o an, gerçekten anlamaya başladım: Ahmet, bu soruyu sormadan önce, kendi içindeki en derin çatışmalarla yüzleşmişti. Kültür, din ve kişisel tercihler arasında sıkışıp kalmıştı. Kayseri gibi bir yerde büyümüş ve dini kurallara çok sıkı bir şekilde bağlı bir insan için, domuz beslemek aslında bir tür ihanetti. Ama, belki de Ahmet, “günah” kavramını daha geniş bir açıdan görmek istiyordu.
Bir Çiftlik, Bir Hayat
Ahmet’in çiftliğiyle ilgili hikâyesi de beni daha çok düşünmeye itti. Bir gün, bu çiftlikte bir domuz yavrusu doğmuştu ve Ahmet, onu çok sevmişti. Domuzlar, ona göre sadece hayvan değildi. Onlar, tıpkı insanlar gibi duyguları olan, varlıkları anlamlıydı. Bu, benim için çok uzak bir düşünceydi. Domuzlar, bizim dünyamızda “yabancı”ydılar. Ama Ahmet, onların da birer canlı olduğunu fark etmişti. Onlara bakmak, onlara özen göstermek, ona göre bir anlam taşımaya başlamıştı.
Ve o gün, Ahmet’in bana gönderdiği mesajı okudum: “Evet, domuzları beslemek haram. Ama bu, onları sevmenin ve onlara değer vermenin de haram olduğu anlamına gelmez, değil mi?” Bir an, dünyamın tüm taşları yerinden oynamış gibi hissettim. Kayseri’de büyürken, bana öğretilen, belki de hep doğru bildiğim şey, bir anda karmaşaya dönüştü. Bir canlıyı sevmek, ona değer vermek, onu beslemek neden yanlış olsun?
Belki de bu, geleneksel anlayışlardan daha öte bir şeydi. Ama içimdeki ses, hala bana “yanlış” olduğunu söylüyordu. Ya Ahmet haklıysa? Ya bu dünya, bizim düşündüğümüz gibi katı kurallar üzerine kurulu değilse?
Sonuç: Günah mı, Sevgi mi?
O sabah Kayseri’de, annemin mutfaktan yükselen sesiyle, güne başladım. Ama içimde bir şüphe vardı. Ahmet’in sorusu, benim için sadece bir dini mesele değil, aynı zamanda insan olmanın ne demek olduğu üzerine de bir sorgulama olmuştu. Bir domuzu beslemek, ona özen göstermek gerçekten günah mıydı? Ya da biz, yıllardır sadece neyin doğru olduğunu bildiğimizi düşünerek, aslında daha derin bir şeyin farkına varmamıştık?
Bu yazıyı yazarken, hala Ahmet’i düşünüyorum. O, belki de sadece kendi içindeki fırtınayı yatıştırmaya çalışıyordu. Ama ben, hala Kayseri’deki o eski sokaklardan gelen o katı kurallara bağlı kalıp, neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirlemeye çalışıyorum.
Ve belki de gerçek soruya geliyorum: Hayatımızda sevgi ve nefret arasındaki sınırları biz mi çiziyoruz, yoksa kültür ve inançlar mı?
Domuzları beslemek, belki de günah değil. Ama bazen, sevmenin de kuralları vardır.